23 Mayıs 2012 Çarşamba

Viyana ve Prag Notları..

Karşıyaka atkısı açmadan olmazdı.
1. Gün
Yolculuk zamanı geldi. Tarih 21 Ocak 2012. O kadar vize başvurusu derdinden sonra gidebiliyor olmama ben de inanamadım şahsen. Ama gittim, döndüm bile. Notlarını bile yazıyorum bu iki şehrin. Güzel bir uçak yolculuğundan sonra Viyana'ya iniş yaptık. EU ve All passports olarak ayrılan bölümde bir Türk olarak all passports sırasına girip işlemleri hallettikten sonra dışarı çıktık. Biz dışarıda kar kıyamet beklerken, güneş bizi ısıttı. İzmir'den misafiri olduğunun farkındaydı heralde nazik davrandı. Tabii bizi gören Türk bir taksici hemen pazarlığa girişti ve hostele götürmek üzere bizimle anlaştı. Tabi biz bizim sarı taksilerden beklerken, otobüs kıvamında bir şeye bindik. Kısa bir yolculuktan sonra hostele vardık. Meininger Downtown Sissi. Öyle sevdim ki. Bir daha gitsem yine orda kalırım yani. Burdan da reklamını yapmış oldum. Eşyalarımızı bırakıp hemen kendimizi dışarı attık. Schottenring ve Swedenplatz'ı gezdik. Bir Türk pazarı gördük ki sormayın gitsin. Peynir satan bıyıklı ve göbekli Türk amcamıza 'Hayırlı işler!' dedikten sonra, bizim yine Türklerin açtığı Kent lokantasına girdik. Avusturyalılar pek sevmiş bizim mekanı, yemekleri falan. Götürüyorlardı sigara böreklerini. İçeride de power turk çalıyordu. Yalnız bir ara bir şarkılar koydular. İçimiz bayıldı. Ney sesi bizi sarhoş etti. Avusturyalıların çiğ yediği sucuğumuzu bir güzel kızarttırdık da yedik oh. Akşam oluyordu zaten yavaştan kalktık. (Baya yavaştan kalktık, bi on saat oturduk heralde orada) Metro hattını görünce bizim İzmir'deki İzban ve Metro aklıma geldi. İzban'ın açıldığı ilk günü hatırlıyorum da, İzmir halkının yüzünde aptal bir gülümseme vardı. 'Nihayet!' diyordu herkes. Dedim yani bu Viyana'daki eğer metroysa, İzmir'deki metro ve İzban nedir? Adamlar 5 tane hat döşemişler. Bir yerden bir yere geç kalmak imkansız. Neden bahaneci bir toplum olduğumuz bundandır işte. Avusturyalı (benim deyimimle 'Avustur') neden bahane söylesin de geç kaldım özür dilerim desin patronuna, karşı taraf inanır mı hiç buna? İnanmaz. Gavur yapıyor dedik bindik. İnsanlar yardımsever, gayet düzgün tipliler. Tabii ki evsizi, dilencisi orda da var. Ama insanların eğitim seviyesi dışarıdan bakınca belli oluyor. Laf atanı falan da var ha! Bak o yönü unutmayalım! Gerçi bana laf atan arkadaş Polonyalıydı. Metroda bana 'Jak sie masz
?' dedi. Yazın tanıştığım Polonyalı arkadaşlarım sağolsun bu 'Naber?' demekti. Gülesim geldi var ya. Bir de tipsizdi ki sormayın gitsin. Hay dedim iyidir senden naber kanka. Demedim tabi inmemize az kalmıştı zaten. Yolda bir katedral bulup önünde Karşıyaka atkımızı açıp fotoğrafımızı da çekildik. Artık gece için hazırlanma vaktiydi. Praterdom diye bir yer varmış burada. Dedik ne iş? E gelmişken gidelim bari dedik. İyi ki de gitmişiz, gerçekten çok güzel bir mekandı. Kocaman bir ev düşünün ama böyle malikane tarzında. Her odası kendi içinde bir disko ve odalar arasında geçiş yapabiliyorsun. Her odanın da kendine özgü bir tarzı var. Bir odada R&B çalarken, bir diğerinde House müzik çalıyor mesela. Yani club dinlemekten canın mı sıkıldı? Geç hemen R&B'ye. Niggalar doldurmuş oluyor zaten o odayı. Ha bu arada oralara giderseniz bağıra bağıra nigga demeyin. Sıkıntı yaratıyormuş. Hatta 'Nazi' lafını kullanmayın bile diyen oldu.


2.Gün
Uyku, uyku, uyku. İşte en iyi gelen şey bu oldu bize Pazar sabahı. Uyumak!! Ezan yerine kilise çanlarıyla uyandık. Yakınımızdaki marketimizden (Billa) bir şeyler alıp sandviç yaptık kendimize hostelimizin mutfağında. 
(Bu market bizim buranın 'BİM'i gibi bir şeydi. Oldukça ucuzdu. Tabii her şeyin ucuz olduğunu düşünmek taa ki fiyatı Türk Lirasına çevirene kadar geçen bir süreç.) Mutfağımız o kadar tatlıydı ki. Çıkasımız gelmedi. 2. günümüzü otelde dinlenerek, akşam da Karlsplatz'a çıkıp etrafı keşfetmekle geçti. Metrodan inip merkeze çıktık. Opera binasının ve Stephansdom Katedralinin olduğu yer Karlsplatz. Opera Binasının panosundan gidebileceğimiz etkinliklere bakıp, listedeki kocaman 'Otello' yazısını gördükten sonra Perşembe akşamı nerede olacağımızı artık biliyorduk: Wienerstadtsoper, OTELLO!  Karlsplatz'ın ışıklı sokaklarında yürüdükten sonra acıktığımızı farkettik.
Karlsplatz



Gözümüze bir İtalyan restaurantı ilişti. Egeliyiz, Akdenizliyiz işte napalım vazgeçemiyoruz. İtalyan dostlarımız açmış böyle bir restaurant değerlendirmek lazım. Girip oturduk hemen. Tonton, kel bir amca geldi sonra, garsonmuş. Siparişlerimizi verdik. 'Grazie' dedi gitti. Daha sonra İdil'e sormuş Türk müsünüz? Çok yakın davranmış falan. 'İtalyan amca bizi sevdi.' Makarnalarımızı yedik bir güzel. Biraz daha dolandıktan sonra hostele geri döndük ve lobide oturup lafladık. Markus (Hostel çalışanlarından) ile muhabbeti kurduk. Muhabbeti kurduk diyorum da, aslında daha çok netbookumun neden internete giremediğini sorup durmak diyebilirz muhabbet yerine. Ama hostel çalışanları bizi seviyordu, hissediyorduk! Her ne kadar çarşaflarımızı değiştirmemekte direnseler bile! İkinci gün keşif ve uyumakla geçmiş gerçekten şimdi yazınca farkettip ben de. :)
Sözleri buraya koymaya değerdi.

MQ




Derken... biraz oturup bir şeyler içelim dedik ve Kunsthalle'nin kafesinde birer melange içtik. 'Turistiz!!' diye bağırıyorduk, malum kaşlar, gözler.. Avusturyalılar sarı sarı, içlerinde biz kalmıştık üvey evlat gibi. Ama farklı olmak turist olmanın en güzel yanı :) Sonra çıktık bir baktık upuzun bir cadde iki tarafında bir ton mağaza. Üç kızın yapabileceği gibi uçtuk mağazalara!  H&M'i gözüme kestirdim uzaktan, ilk orayı talan ettik. Talan ederken eldivenimin birini kaybettim ama olsun H&M'e hediyem olsun :D Ordan burdan bir şeyler topladıktan sonra, hostelin yolunu tuttuk. Akşam tekrar Viyana bizi beklemekteydi..

4. Gün

İşte geldik Prag gününe. Viyana Erdberg'den otobüsümüze bindik. 4 saatlik karlı yolculuğun ardından güzel Prag şehrine ulaşmıştık. Hemen bir exchange office bulup paralarımızı Çek Korunası ile değiştirdik. Metroyu ararken kaybolduk. Malum bir Türk'ün metro ağları hakkında ne kadar bir bilgisi olabilir ki? Hele ki İzmirliysen :) Neyseki Mozart'a benzeyen bir adam bize yardımcı oldu hatta bizimle gelip metroya bıraktı bizi. Bu süreçte de bize Paris metrosunda nasıl kaybolduğunu anlattı. Pragtaki ilk dakikalarımızda oldukça iyi karşılandık. Mozart amcamıza teşekkürlerimizi ettikten sonra, metroya bindik. Mustek diye bir durakta indik. Hemen hediyelikçilere akın ettik. I love Prague yazılı kalemler falan aldık. Dükkandaki adam konuşmalarımızdan Türk olduğumuzu anlamış olacak ki, bize giderken Gule Gule, come again! dedi. Bu insanlar Türkleri seviyor dedim içimden. Yağmur bastırmıştı, şemsiyemizi de alıp yemek yemek için bir yerler aramaya başladık. Yine bir İtalyan restaurantı bulup, güzel bir masaya kurulduk. İçerisi domuz eti koksa da, bizim geldiğimizi gören garsonun müziği değiştirip Tarkan'dan Yakalarsam Muck Muck şarkısını açması bizi gülümsetti. Pizzalarımızı afiyetle yedik :) Kalktık Tomas'la buluşacağımız yere doğru yürümeye. Hava o kadar saçmaydı ki. Üşüdük mü, yağmur mu yağdı yoksa kar mı yağdı anlayamadık. Sonra uzaktan Tomas'ı gördük ve yanına gittik. Biraz kilo almış ama fazla değişmemiş yazdan beri. Hemen bir şeyler içmeye bir yere girdik. Biraların masalara rayların üstündeki bir vagonun içinde servis edilmesi çok hoşuma gitti. Ve biraları içtikten sonra Türkiye'deki biraların Efes'in falan ne kadar hafif olduğunu anladım. İşte acı bir Çek birası karşımdaydı. Ama sevdim bayağı bir :)
Prag sokakları kadar şirini varsa söyleyin!



Hava kararınca sokaklarda dolaşmaya başladık saat kulesine gittik, Tomas orada İzmir'deki saat kulesini de bu kadar devasa sandığını gelince çok şaşırdığını söyledi ama ben yine de saat kulemize laf ettirmedim :) Her saat başı bu saat kulesinin en tepesindeki bir balkondan bir adam çıkıp borazan gibi bir şey çalıyordu, bütün turistler oldukça ilgiliydi bu seremoniye. Daha sonra Charles Köprüsü'ne gittik. İşte benim Prag'ı sevdiğim yer orasıydı. Şehir 2. Dünya Savaşı sırasında bombalanmadığı için gözlerimin önünde bir tarih yatıyordu. Ve bu koskoca tarihin yanında o kadar şirin gözüküyordu ki bu şehir.. Bombalamaya kıyamamışlar dedim.. Binalar, heykeller aklınıza gelebilecek bütün yapılar tarihten bir iz taşıyordu. Charles Köprüsünden geçerken, buradan yıllar önce kimler geçti acaba dedim. Ve nedendir bilmem (muhtemelen kralın falan geçtiğini tahmin ederek) kendimi bir anda çok önemli biri gibi hissettim. Bu büyü güzeldi ve Prag yaşanabilecek bir yerdi. 
Charles Köprüsü. Burası şehrin en güzel göründüğü yer bence. Gece o ışıklar insanı öyle bir büyülüyor ki!




                                                           5. Gün 
Ertesi gün uyandık ve yeni bir şehir turuna hazırdık. Çeşitli yerleri gezdik, eski surların üstünde yürüdük. Hem yeşil ve sakin, hem de gürültülü ve şehir şehir kokan bir yerdi burası. 

Surların üstü. Yağlıboya tablo sanki...
Tüm gün orada burada gezdikten sonra, artık Çek kültürüne ait bir yemek yeme zamanı gelmişti. Gulaş ve Sviçkova (Türkçe harflerle yazıyorum tabii.) Bizim için ağır yemekler bunlar. Fazla aromalı lezzetler. Zaten Çekler de yemeklerinin sağlıksız olduğunu söylüyorlar. Ama ben yine de yedim, farklılıkları denemek güzeldir :) Sviçkova da Gulaş da birbirine benziyor. Etin üzerinde bir sos var. Bu sos bizdeki ezogelin çorbasının daha koyu hali gibi. Ortada kremşanti, onun üzerinde de reçel var. Yanındakiler de ekmek ya da kek diyebileceğimiz tarzda şeyler. Türk yemeklerini tek geçerim!!! :)




6. Gün

Perşembe!! Sona yaklaştıkça daha da çok gezer olduk. Bir çıktık odamızdan, bindik metromuza. Rathaus, Parlamento, Burgtheater gezildi ilk önce. Parlamento binasının önüne  buz pisti kurmuşlar. Adına da Eistraum (Buz Rüyası) demişler. Eksik kalmayalım biz de kayalım dedik. Bu buz pistinin yanında oturulcak yerler var ve insanlar eşyalarını buralara bırakıyorlar. Bırakılan eşyalar arasında Laptop, Telefon ve her tarz değerli eşyayı gördüm. Kimse de dönüp bakmıyor. Helal olsun dedim. Türkiye'de olsa arkanı dönene kadar toz bulutu olur hepsi. Bizim küçüklükten gelen psikoloji yine bize değerli eşyalarımızı oraya bıraktırtmadı tabi, ben yine omzumda çantamla kaydım. (Türk olduğunu bu kadar belli etmeseydin dediğinizi duyar gibiyim :D)


Mozarthaus

Neysee ordan Mozarthaus'a gittik. Mozart'ın evinde olmak çok güzel bir duyguydu. Mozart'ın hayatı hakkında da geniş bir bilgiye sahip olmuş oldum. Haydn mesela Mozart'ın babasının arkadaşıymış :) Oradan Mozart'ın kendi el yazısıyla yazdığı notalardan oluşan Figaro'nun Düğünü eserini basılı olarak aldım. Sonra Schonbrunn Sarayı var tabii ki. Orada da kulaklık rehberi ile gezdim ve saray içi ilişkileri, Viyana'yı, Avrupa tarihini öğrendim.Kraliçe Elizabeth (Sissi)'e oldukça geniş yer verilmiş.




Schonbrunn Sarayı
OTELLO
 Şimdi nereye gidiyoruz? Wiener Staatsoper - OTELLO! On saat kuyrukta bekledikten sonra, biletlerimize ulaştık. Yerlerimize ulaştık, kapılmasın diye hırkalarımızı bağladık demirlere. Öyle yapılıyormuş :) Hemen Opera binasının içinde bir gezintiye başladık. Localara girdik hazır kimse yokken. Hatta alın size bir itiraf: Locada mandalina yedik :D Ama kabukları çöpe attık tabii ki :D Opera binası o kadar güzel ve ihtişamlı ki! 5 Euro'ya dürbünlerimizi de edindikten sonra... Ve işte başlıyor! Sahne, orkestra, sanatçılar ve izleyenler hazır. Tam odaklanmıştım izlediklerime ki, tak diye bir ses geldi. Evet, arkadaşım dürbünü yere düşürmüş ve kırmıştı. Öndeki Avustur Amca sesten rahatsız olup arkasına dönüp bana sus işareti yaptı. Ben de içimden bana niye diyorsun dedim. Ama içimden. Neyse ki dürbünü kırılmamış ucunu takıverdim :) Otello devam etmekteydi. Replikleri takip ederken farkettim ki okulda gördüğümüz Shakespeare'ler, Wyatt'lar eski ingilizceyi bana bayağı öğretmişler. Hiç zorlanmadan bütün Otello'yu anlamak herkese nasip olmaz. İngiliz Tarihi ve Edebiyatı dersinin böylece gereksiz olmadığını görmüş olduk :)


                                                            7. Gün
Hem geçirdiğimiz 6 günün güzelliğine mutlu olarak, hem de son güne uyanmanın verdiği üzüntüyle kısa bir kahvaltı yaptık. Arkadaşımın babasının bir arkadaşı bizi Viyana'nın görülmemiş son yerlerine getirmek üzere kaldığımız yerden bizi aldı. Kendisi sanat tarihi bölümünde akademisyen olduğu için gezerken binaları gotik, rönesans falan diye ayırarak anlattı. Çok güzel oldu tabii ki. Heykellerden arınmış Protestan kiliseleri seçiliyordu hemen. Bilmek farkındalığı arttırıyor gerçekten. İlk önce Haus hundertwasser'e gittik. Resmen kooperatif evini turistik yere çevirmişler. İnsanlar olmayan şeyleri bile değerli hale getirirken, bizim Türkiye'deki o kadar değerli şeyi saklarcasına görmezlikten gelmemiz çok üzücü. 
Haus Hundertwasser

Sonra Belvedere Sarayı'na gittik ki bu da onların kışlık saraylarıymış. Bir ara verip Cafe Central'de Sacher yiyip Melange içtik. Burası oldukça önemli bir yermiş. Başbakanların falan geldiğinde uğradığı yerlerden biriymiş. Cafe Central'e girdiğiniz zaman, farkedeceğiniz ilk şey mimarisinin ve dekorasyonunun Osmanlı kokması. Bu kafe Osmanlı'dan çok etkilenmiş; her yer Türk motifleriyle bezenmiş. Başka bir etkilenme de kahve kültürüyle olmuş. Osmanlı zamanında buraya gelen tüccarlar, gelirken yanlarında getirdikleri yiyecekleri buraya hediye edip, hem incelik yaparlar hem de dönüş yolunun yükünü hafifletirlermiş. Bıraktıkları en büyük kültür kahve kültürü olmuş. Burada dikkat ederseniz kahvenin yanında hep bir bardak da su geliyor. Kahve yanında su getirme kültürümüzü almışlar ve hala kullanıyorlar. Ayrıca menüde Türk Kahvesi de mevcut. Ama onların Melange'ını denedim ben bunun yerine. Melange değişik bir Cappuccino çeşidi gibi, Sacher ise komple çikolatadan oluşan bir pasta, portakal marmelatı da vardı içinde. Oldukça lezzetli ama kalori patlaması :)

Cafe Central
Burdan çıkıp Mariahilfer Straße'ye uçuyoruz hemen. Neden? Çünküü: Son alışveriş!! Gezip aklımızda kalan şeylerden aldık. Ne alırsan 3 Euro-5 Euro olan bir yere girdik. Eminim orası kesin bir Türk'ündü. İçerisi buradaki ne alırsan 1 milyonculardan farksızdı çünkü. Oradan da bulduk bir şeyler tabii. Sonra Schnitzelci aramaya koyulduk. Gideceğimiz Schnitzelci halktan insanların gittiği, dolayısıyla daha ekonomik bir yerdi. Avustur bir ablamızın navigation'ı sayesinde bulduk burayı. Neubaugasse'de Schnitzelwirt!! O kadar tatlı bir yer ki burası. Pek fazla turistin de bulamadığı bir yer sanırım, çünkü aa turist! modundaydı herkes :) Bir ara gülme krizine girip yandaki Avustur ailenin dikkatini çektik, bizim hakkımızda konuştukları o kadar çok belliydi ki!! Ama bize seven gözlerle bakıyorlardı. Konuşmasak da onlarla güzel bir arkadaşlık kurduğumuzu düşünüyorum ben!! :) İşte Schnitzellerimiz soframızda! Tanrım! Dünyanın en güzel Schnitzel'i herhalde bu!! Lezzetten ölmek üzere olmuş olan o Schnitzel afiyetle mideye indirildi tabii ki. Kalanını ne yaptık peki? Tabii ki paket yaptırdık. Yine Türklük damarımız tuttu. Hiç arta kalan şey atılır mı? Olmaz öyle şey.
Schnitzel Zamanıı!!!


Şişmiş göbeklerimizle, Yunus, Selin ve Buse ile buluşmaya gittik. Cactus diye bir yerde takıldık. Çok eğlenceliydi. Sonra başka yerlere geçtik. Evet yarın İzmir'de olacaktık. Sonuna kadar eğlenmeliydik, öyle de yaptık. Gece hiç uyumadan direkt sabahın köründe havaalanına koştuk. Uçağımıza bindik. Tekrar döneceğimizi bildiğimiz bu şehire -sadece o an için- son kez bakıyorduk.. 

:)